19 Mart 2018

Kopenhag Rehberi - Bölüm 2 (Yeme içme)

Kopenhag'a kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yazının gezme tozma konulu ilk kısmına ışınlanmak isteyenler için link burada. Bu yazının konusu yeme içme olacak, yani bana göre seyahatlerin en heyecan verici kısmı. Bir önceki yazıda da söylediğim gibi Kopenhag'da inanılmaz sayıda cafe, bar ve restoran var ve bunların önemli bir kısmı da iddialı ve merak uyandıran yerler. Seyahat öncesi bu kadar çok seçenek arasından tercih yapabilmek için tahminimden uzun süre harcamam gerekti ama bence sonuç güzel oldu. Michelin yıldızlı restorandan, organik sokak yemeğine, hayatımda içtiğim en güzel kahveye Kopenhag'ın hakkını verdik bence.

Kopenhag'da Yeme İçme:

Gönül ister ki hep buralarda yiyelim: 15 Michelin yıldızlı restoran
Kopenhag'ın yeme içme konusunda nasıl da alıp yürüdüğünü en başta şuradan anlıyoruz: Şehirde 15 tane Michelin yıldızlı restoran var. Bu sayı diğer Nordik başkentlerde şöyle: Stokholm 9, Helsinki 5, Oslo 4. Yani görüyoruz ki Kopenhag Nordik başkent kardeşlerini bir güzel pataklamış. Ayrıca bahsetmeden geçmemek lazım, dünyanın defalarca üst üste en iyi restoranı seçilen Noma da Kopenhag'da ve restoran şu anda yukarıda saydığım yıldız listesine dahil değil. (Nedeni şu: Noma bir süre önce yeni yerine taşındı ve restoran kapanıp tekrar açılmış oldu. Bir sonraki değerlendirmede yıldızlarını geri alacak.) Noma'da yer bulmak oldukça zor, e bir zahmet, sonuçta dünyanın en iyi restoranı. Biz restoran arayışına girdiğimizde orada geçireceğimiz günlerin tamamı için rezervasyonlar doluydu. (Napalım mecbur bir kez daha gelicez artık No.2) Noma'ya gidememiş olabiliriz ama kendimizce Kopenhag'ın hakkını verdik diyorum ve artık konuya giriyorum.

Beni Kopenhag'ın restoranlarına emanet ediniz

Relae: İlk olarak bahsetmem gereken yer kesinlikle burası. Daha önce biri Atina'da, diğeri Stockholm'de iki tane Michelin yıldızlı restoran tecrübem oldu. Relae, Michelin yıldızlı restoranlar konusundaki fikirlerimi tamamen değiştirdi. Genelde bu tür restoranlara oldukça şık gidersiniz, restoranın ambiyansına hayran kalırsınız, ortamda bir miktar snob bir hava hissedersiniz. Relea sanki bir okul kantini, öyle sade, canım benim. Restoranın dekorasyon adına vaad ettiği tek şey sadelik, rahatlık. Üzerinize ne giyerseniz giyin kendinizi huzursuz hissetmeyeceğiniz bir ortam var. (Ben kar botlarıyla gittim.) Servis elemanları gayet sıcak ve sanki Starbucks'ta kahve siparişi veriyormuş gibi hissediyorsunuz. Yemeklerin ise bu mütevazılıkla alakası yok. Adeta muhteşemlik resmi geçidi. 4 ya da 7 servislik deneme menülerinden seçebiliyorsunuz. İsterseniz şarap eşleştirmesi alabiliyorsunuz ve her gelen tabağa uygun kadeh şarap da servis ediliyor. Dev porsiyonlar beklemek hata olur ve elbette fiyatlar yüksek. Gastronomi dünyasında adı geçen bir yerdeyiz, bunu Broadway civarındyken müzikal izlemek gibi düşünmek lazım derseniz elime mum dikin. Eğer seyahat bütçenizde yenecek yemekler en büyük kalemse Relae'yi rahatlıkla tavsiye ederim. Yediklerimizin hiçbiri daha önce tattığım bir şeye benzemiyordu ve bu yemeği hiç unutmayacağım. 



Mother: Aslında Cofoco'da rezervasyonumuz olan gün (bir gece önceki Relae tecrübesinden sonra) deneysel yemek kotamızı doldurduğumuza karar verip, araştırma yaparken merak ettiğimiz deniz suyu ve ekşi maya hamurdan pizzalar yapan Mother'a gitmeye karar verdik. Burası şehrin yeni hip bölgelerinden Meatpacking District'te ve civarda birçok restoran, bar ve cafe var. Mother'ın kapısı da içi de tıklım tıklım. Akşam için rezervasyon almıyorlar. Biraz sıra bekleyebilirsiniz ama sıra beklemek de keyifli. Sizi restoranın bar kısmına alıyorlar. İçkinizi içerken sanki sıra bekleyenleri oyalasın diye oraya konmuş, İtalyanca şarkılar çalan mini mini canlı müzik grubunu dinleyebilir, bir yandan menüyü inceleyerek yemekte ne yiyeceğinize karar verebilirsiniz. Evet biraz turistik ama benim gördüğüm kadarıyla Kopenhag'da o kadar çok İngilizce konuşuluyor ki, etrafınızakiler burada yaşayan yabancılar mı, yoksa turist mi anlamak pek mümkün değil. Turistik ya da değil, Mother harika pizzalar ve ortaya söylenebilecek başlangıçlar yapıyor. Biz memnun kaldık. Fotoğrafta yediklerimden ne kadar memnun olduğum anlaşılıyor galiba (ve içlik nasıl bir şey merak edenler için uygulamalı anlatmış olayım.)




DOP: Kopenhaglılar organik beslenmeye (galiba biraz fazla) takmışlar. Her yerde organik yazısı görüyorsunuz. Memlekette dert tasa olmayınca böyle oluyor galiba, pek güzel. Tamam ama sokakta satılan organik hotdog? Evet böyle bir şey var ve çok çok lezzetli. DOP'u Rundetaarn civarında gözden kaçırma ihtimaliniz yok. Her şeyin astronomik fiyatlı olduğu bu şehirde fiyatı ve lezzetiyle sokak sosislileri ve özellikle DOP vaha gibi, mutlaka deneyin.


Torvehallerne: Bir şey yemeyecekseniz bile mutlaka uğramak gereken kapalı yeme içme pazarı. Bir önceki postta detaylı bilgi bulabilirsiniz. Burada sushiden, tavukçuya birçok seçenek var, gelmişken alışveriş de yapabilirsiniz.



Cocks & Cows: Çok tatlı bir burgerci. Ekmeği organik (şaşırdık mı?) dev gibi burgerler ve üzerine istediğiniz sosları ilave edebileceğiniz patates kızartmaları yapıyorlar. Başlangıçlardan da mutlaka deneyin, ben kaburgaya bayıldım. Yanında organik bira ile (şaşırdık mı?) bana göre şahane bir yemekti. Meraklısı için vejetaryen ve vegan burgerler de var. Birkaç yerde şubesi var, rezervasyonla gitmek iyi olur.


BioMio Organic Bistro (BOB): Burası Meatpacking District tarafında, öğle ve akşam yemeği için sağlıklı ve lezzetli tabaklar bulabileceğiniz (tabii ki organik!) bir restoran. Üst tarafındaki devasa BOSCH yazısından tanıyabilirsiniz. Menüde Prison Food olarak görebileceğiniz "ekmek ve su" için 25 DKK (4 dolar civarı) bir para ödemek gerekiyor. Espri anlayışına bayıldım BOB ama zaten şehir soyguncu, bari bunu yapmayın.



Royal Smushi Cafe: Bu tuhaf masalsı cafe harika bir sürpriz oldu. Danimarkanın milli yiyeceklerinden açık sandviç smorrebrod'u sushi şeklinde porsiyonlayıp baştan yaratıyorlar ve "smushi" adını verdikleri, her biri birer sanat eserine benzeyen atıştırmalıklar haline getiriyorlar. Bence bir şey yiyip içmeyecek olsanız bile şehrin merkezinde saklanmış bu güzel avluyu bulun ve cafenin içine göz atın. 



Lagkagehuset: Bu fırın birçok yerde karşınıza çıkacak. İster bir sandviç ister bir tatlı molası için uğrayın.


Güzel yedik, peki ne içelim?

Ruby: Burası tüm rehberlerde karşınıza çıkacak, ben de söylemiş olayım. Turistik olmasına rağmen bir tabelası bile olmayan kokteyl bar ününü hak etmiş, kokteyller harika ve ortam güzel ama evet turistik.

Mikkeller: Kopenhag'ın ünlü yerel biracısı. kendi yaptıkları bira çeşitlerini mutlaka denemelisiniz. Şehirdeki bazı restoranlarda Mikkeller biraları servis ediliyor ve bazı noktalardan bira satın alma şansınız da var. Ben Mikkeller'in barına gitmenizi ve biraları yerinden denemenizi öneririm. 


Likdoeb: Bence en güzel keşiflerden biri burasıydı. Vesterbro tarafında girişi çok kolay görünmeyen koktel bara ışıklı bir avludan geçerek ulaşıyorsunuz. İçeri girmek için biraz sıra bekleniyor. İçerisi çok neşeli, kokteyller şahane.: İyi ki bulduk burayı.


Bo-Bi: İşte buna hazırlıklı değildim. Kopenhag'da barlarda sigara serbest mi, nasıl yani? Şehrin en turistik bölgelerinden birinde, diğer yerlerin nispeten boş olduğu bir saatte, kapalı kapısı ardından tesadüfen içinin yerlilerle tıklım tıklım olduğunu görüp merak ederek girdiğimiz Bo-Bi çok dumanlı ama kesinlikle yerel bir tecrübeydi. Birer kadeh içki alıp etrafı izlemek için güzel ama çok uzun süre kalmak mümkün değil, öyle bir duman! İçerde dedeler de var, üniversite öğrencileri de. Sonradan baktığımda buranın Copenhag'ın en eski barlarından olduğunu (aslında bu tip yerlere brown bar deniyormuş) ve sanatçıların uğrak yeri olduğunu öğrendim. 

The Coffee Collective: Hayatımda içtiğim en iyi kahveydi sevgili Coffee Collective. Teşekkürler :) Şehirde birkaç şubesi var. Soğuktan ve yürümekten yorulunca şahane bir mola noktası.


Bizim orada olduğumuz zaman kapalı olduğu için malesef gidemediğimiz Copenhagen Street Food  (Mayıs 2018'de tekrar açılacakmış) aklımda kaldı. (Napalım mecbur bir kez daha gelicez artık No.3) Zaten 10 gün daha kalsam gidecek yer bulmakta zorlanmayacağım kadar çok seçenek vardı.

ve bonus bilgi:
Pret a Manger: Yurt dışında birçok şehirde atıştırmak için sağlıklı, lezzetli ve makul fiyatlı sandviçlerine bayıldığımız Pret A Manger'in havaalanında şubesi var (şehirde henüz yok). Uçaktan iner inmez iştahı açılanlar için ilk durak orası :)

Eveeet işte böyle. Sevgili Kopenhag'cığım, tanıştığımıza çok memnun oldum. Belki bir süre sonra tekrar görüşürüz. Bence şimdiden tekrar gitmek için yeterince bahanem var :) Öptüm.

12 Mart 2018

Kopenhag Rehberi - Bölüm 1

Yazı boyunca 150 kere tekrarlamak istemiyorum o yüzden en baştan söylüyorum: Kopenhag çok (çokçok) pahalı ve bizim gibi Mart başı giderseniz çok da soğuk. Tamam, bu bilgileri cepte tutuyoruz ve başlıyoruz. Bu ilk yazıda gidilecek yer önerilerim var ve şu postta Kopenhag yeme içme rehberini bulabilirsiniz.


Kışın gitmek çok mu saçma?
Gitmeden acaba aptalca bir şey mi yapıyoruz diye sık sık düşündüysem de sonuç hiç öyle olmadı. Evet soğuk ama hazırlıklı gidince pek etkilemiyor. Eminim ki daha güzel havalarda daha rahat geziliyordur ama biz de şehir karlar altındayken kartpostal gibi manzaraların içinde birkaç gün geçirdik. Bu iklimde yaşamaya alışık oldukları için soğuk yerlilerin pek umrunda değil ve çok kar yağdığı durumda bile hayat iptal olmuyor. Zaten bunu hiç anlayamadık. Dünyanın karı yağıyor ve kar durduktan 1 saat sonra sokaklarda kardan eser yok. Napıyorlar bilmiyorum, temizleme aracı da görmedik. Hava karlı ve -8 derece civarıyken dahi herkes bisikletini ulaşım aracı olarak kullanmaya ve dışardaki aktivitlerine devam ediyordu. Ben ilk kez bu kadar soğuk bir yere gideceğim ve başıma tam olarak ne geleceğini tam olarak kestiremediğim için tedbirli gittim (eskimo kılığında diyelim). İçlikler, bereler, eldivenler, atkılar, su geçirmeyen sıcak bir bot. Hepsini iyi ki götürmüşüm. Konforlu şekilde donmadan gezebilmek için lahana gibi giyinmek şart. Şekil 1-A. 


Kaç gün gidelim, ne tarafta kalalım, ulaşım vs işlerini nasıl yapalım?
Şehir tahminimden çok daha büyük çıktı ve görecek, yapacak çok şey var. 4 tam gün hakkını vererek gezmek için iyi bir süre bence. Biz Central Station yakınında, Vesterbro tarafında bir otelde kaldık. İstasyona yakınlığından dolayı havaalanından trene bindikten yarım saat sonra otele vardık. Otelin yeri oldukça merkeziydi ve soğuk havaya rağmen çoğu yere yürüyerek gidebildik. Son gün soğuk zıvanadan çıkmıştı ve biraz daha merkez dışı yerleri görmek istiyorduk. O gün metro, otobüs ve trende kullanılabilen 24 saatlik bilet aldık, aynı bileti havaalanına geri giderken de kullandık. Hava güzelse bence her yere yürüyerek gidebilirsiniz.


Vakit kaybetmeden sadede geliyorum.

Görülecek yerler:

Tivoli: Evet, tüm rehberlerde ilk görülecek yer denen Tivoli eğlence parkı biz oradayken malesef kapalıydı. Gelmişken burayı da mutlaka görelim derseniz seyahatinizi planlarken parkın açık olduğu tarihleri internetten kontrol ederek ilerlemekte fayda var. (Napalım mecbur bir kez daha gelicez artık No.1)

Nyhavn: Kopenhag fotoğraflarında hep gördüğümüz rengarenk evlerin olduğu turistik bölge. Gidin lego dünyası gibi görünen bu semtte fotoğrafınızı çekin, kanal boyu turunuzu atın,


Stroget: Kopenhag'ın büyük alışveriş caddesi. Büyük markalar da, yerli butikler de var. Kafanıza göre renkli ara sokaklara girip çıkmak burayı en güzel keşfetme yöntemi. Karşınıza çok ilginç cafeler ve tasarım dükkanları çıkabiliyor. Benim için gizli saklı bir avluda karşıma çıkan Royal Smushi Cafe bunlardan biriydi. Dekorasyona meraklıysanız geçmiş olsun. Tasarım mağazalarından alıp eve götürmek isteyeceğiniz çok şey olacak. Neyse ki fiyat etiketleri insanı hemen kendine getiriyor. Kirk (Kompagnistraede 11), Illums Bolighus, The Royal Copenhagen, Casa Shop gibi mağazaları müze gezer gibi gezmek de zevkli (Hahah tam sefalet). Giyim içinse bize hala gelmemiş &Other Stories, Urban Outfitters gibi mağazaları gezebilirsiniz. Ben Urban Outfitters'ın ev kısmını da çok beğeniyorum. Orası fiyat olarak da (elbette diğerlerine kıyasla) daha uygun. Bir de favori t-shirt mağazam Dedicated'in burada da bir şubesi var. (Bu marka Türkiye'de bazı mağazalarda var ama çeşit kısıtlı oluyor.)


Rundetaarn: Adı üzerinde (? Danca'ya hemen hakim oldum) Round Tower, Stroget civarında gözden kaçıramayacağınız bir kule. Sana bir tepeden baktım Kopenhag demek isteyenler tırmanabilir ve karşılığını alır. Yurt dışı seyahatlerinde günde 20 km yol yürüdüğüm (hımm bazen yürütüldüğüm diyelim) için, bu tip "1200 basamakla çıkılıyor" türü kule türü yapıları mümkün olduğunca es geçmeye çalışırım ama burası o kadar yüksek değil ve karşılaşılan manzara çabaya değiyor.

Botanisk Have - Kongens Have - Rosenborg Slot : Envai çeşit bitki, çiçek, ağaç vs görülebilecek botanik bahçesi. İçindeki güzel camdan sera Palm House'u ıskalamamak gerek. Gitmeden ziyaret saatlerini mutlaka kontrol edin. Kışın oldukça erken, saat 4 gibi kapanıyor. Buraya kadar gelmişken hemen bitişiğindeki Kongens Have'yi de mutlaka dolaşın (Kralın bahçesi olarak geçiyor) ve bahçe içindeki saray Rosenborg Slot'a "Hej!" demeden geçmeyin. (Danca'ya artık gayet hakimim demiş miydim? Peki ya teşekkürler nasıl deniyor? "Tak skal du have". Teşekkür etmenin Türkçe'den daha uzun bir hali varmış. Rahat bir nefes alabiliriz.)


Amalienborg: Kraliçe'nin yaşadığı yeri görmek isteyenler uğrayabilir, tarihi ile ilgilenenler ise içindeki müzeyi görebilir. Burayı ziyaret etmenin benim için ilginç tarafı, biz Kopenhag'da olduğumuz sırada kanallardaki sular donduğu için, normalde suyun öteki tarafında kalan Opera binasının buz üzerinden yürünerek erişilebilir hale gelmesiydi. Sürreal bir manzaraydı. Meydanın hemen karşısındaki Frederik's Church de oldukça görkemli (ve soğukta mola vermek için adeta ilahi bir şekilde oraya kondurulmuş.) Yan tarafında ise altın kubbeleriyle "Hava beni iyice sersemletti, yoksa Rusya'da mıyız?" dedirtebilecek Rus Ortodoks Alexander Nevsky kilisesi yer alıyor.


Kastellet: 1626'da yapılmış bu yıldız şekilli kale, günümüze kadar en iyi korunan yapılardanmış ve hala askeri bölge. Ayağınızı denk alın türünde uyarı levhaları var. Havanın güzel olduğu günlerde dolaşmak için gidilebilir, onun dışında gidilmeyebilir :) Şehrin biraz dışında kalıyor, üşenen gitmeyebilir bence.


Christiansborg: Görkemli hükümet binası. İçini gezmeye vakit ayrılmasa bile meydanda turlanabilir. Daha sonra bahsedeceğim, efsane Danimarka dizisi Borgen'de sürekli görüldüğü için benim Kopenhag'da görmek istediğim yerlerden biriydi. Gözlerim tüm gezi boyunca dizide Birgitte Nyborg'u canlandıran Sidse Babett Kundsen'i aradı ama malesef kendisini göremedim. (Peki onun yerine ne mi oldu? Buraya küçük bir anı bırkayım. Kopenhag'da dolaşırken Kantin'in sahibi Şemsa Denizsel'i gördük. Yurt dışında ünlü görmek, İstanbul'da ünlü görmekten 30 kaplan gücü daha fazla yanındakini dürtme etkisi yarattığı için dibimde yürüyen zarif eşimi "Aaa baaaak Şemsa Denizsel" diye elegansımdan hiç ödün vermeden sessizce uyardım:)  Aklı nerelerde ya da kulağı kafasındaki berenin kaçıncı yün katmanının altında bilmediğim eşim Doruk beni hiiiç duymazken, Şemsa Hanım 30 metre ilerden "Aaa gerçekten miii?" diyip gülmeye başladı. Neyse ki kendisi tatlı bir insanmış da bana kendimi ünlü görünce maymunlaşan insan gibi hissettirmedi. Birbirimize iyi gezmeler diledik. Hala anlamadım, nasıl duydu ya?)


The Black Diamond: Dışı ayrı, içi ayrı güzel kütüphane mutlaka görülecekler listenize girsin. İçinde bir modern, bir de eski kısım var, ikisi de çok hoş. Macbook burada kimlik kartı gibi bir şey. Gerçekten önünde Macbook olmadan oturan kimseyi görmedim. Her şeyin aşırı pahalı olduğu bu ülkede sanırım Macbook'ları devlet dağıtıyor. 


National Museet: Müzede binlerce yıllık mumyalardan, eski bebek evlerine kadar uzanan (ve haliyle ciddi zaman gerektiren) bir yelpaze var. Dışarıdan bakınca binanın ne kadar büyük olduğunu kestirmek mümkün değil. Gez gez bitmiyor. Zaten kaç günlüğüne geldik, tüm günü müzede mi geçireceğiz diyorsanız, öncelik sırasına göre gerçekten ilginizi çeken kısımları gezip, diğer tarafları meraklısına bırakabilirsiniz. Ben öyle yaptım. Ama bu müzeye mutlaka zaman ayırın.


Glyptoteket: Tek bir müze gezecek olsaydım burayı seçerdim. Girişindeki kış bahçesi gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Ne kadar etkilendiysem hala gün içinde ara ara aklıma geliyor. Rodin'in insanı aptala çeviren heykelleri ile Van Gogh, Monet, Degas tabloların müzede huşu içinde bekliyorlar. Ben Corot'la burada tanıştım, bu kadar zaman kendisinden habersiz olduğum için kendime kızdım. Müze girişi Salı günleri ücretsiz.


Freetown Christiania: Kopenhag'ın en ilginç yerlerinden biri açık ara Christiania. 70'lerde hippi, sanatçı, anarşist, düzene karşı kim varsa toplanmış ve şehirdeki eski bir askeri kışlayı istila etmiş. "Kardeşim biz artık burada yaşıyoruz, burayı kendi özerk bölgemiz ilan ediyoruz" demişler. Devlet önceleri pek karışmamış (tabi bu noktada bizim devrelerimiz yanıyor. Nasıl yani, ne demek karışmamış?) Olanı biteni sosyal deney gibi görmeye çalışmış ve burayı uzaktan uzaktan izleyip ortalığı fazla karıştırmamaya çalışmışlar. Christiania'nın kendi bayrağı, okulları, cafeleri, hatta kendi para birimi var. Sokaklar buram buram ot kokuyor ve adeta bizim yazlık beldelerimizde kurulan incik boncuk pazarıymışcasına stantlardan ot alabiliyorsunuz. Buradaki ince çizgi şu: Sadece Christiania sakinlerinin ot satma izni var (it kopuk, mafya vs gelip de ortalığı karıştırmasın diye) ve ağır uyuşturucuya katiyen karşılar. Şu an Christiania'da hala bine yakın kişi yaşıyor. Elbette oh ne güzel özgürlük, ben de buraya yerleşeyim diyen elini kolunu sallayarak gelip yerleşemiyor. Bekleme listeleri ve Christiania sakinleriyle mülakat aşamaları var. Christiania'nın bu bize ütopik gelen hali meciste zaman zaman tartışılıyormuş (E yani tartışın tabii. Bizim bünye bu kadar özgürlüğe alışık değil, sindirmekte zorlanıyor) ama bir çözüme ulaşmıyormuş. Halkın tepkisi nedeniyle (Christiania halkı değil yanlış olmasın, Danimarkalılar'ın tepkisi) geri adım atılıyormuş. En son devlet, "bari orada yaşıyorsunuz, üzerinde yaşadığınız toprağı satın alın" gibi bir öneriyle gitmiş ama elbette Christiania halkı özel mülkiyete karşı. Ne sandınız? Sonuç olarak bir kooperatif kurulmuş, para toplanmış ve sanki biraz da kılıf uyduracak bir şekilde burası devletten satın alınmış. Özgür Christiania 47 yıldır olduğu yerde duruyor. Ben de ağzım açık kalıyorum müsadenizle. Christiania'da fotoğraf çekmek yasak ama pek takan yoktu. Sonuçta oldukça turistik bir yere dönüşmüş olsan da, yine de ruhuna sağlık Christiania.


Torvehallerne: Yurt dışı gezilerinde hep "Neden boğazımıza bu kadar düşkün bir milletken böyle yerler yapmıyoruz" diye düşündüğüm yerler bu kapalı yeme içme pazarları oluyor. Neredeyse her büyük Avrupa şehrinde bu pazarların başarılı bir örneği var. Kopenhag'ın marketi Torvehallerne devasa olmasa da çok zengin. Çiçekten, sushiye, çeşit çeşit peynirden, Danimarka'nın geneleksel  açık sandviçine (Smorrebrod) kadar birçok seçeneği burada deneyebilir ve eve götürmek üzere satın alabilirsiniz.


Little Mermaid: Şehrin simgesi sayılan deniz kızı heykeli. Yanına gidip görünce yaşanan hayal kırıklığıyla ilgili o kadar çok şey okumuştum ki, kendisine ayıp oldu mu bilmiyorum ama biz gitmedik. 

Assistens Kirkegard: Kopenhag'da daha önce hiç görmediğim bir şey gördüm. Kopenhaglılar mezarlıklara da park muamelesi yapıyorlar. Koşan, bisiklete binen, hatta piknik yapanları görmek mümkün. Fikir olarak tuhaf gelse de girdik dolaştık, tuhaf hiçbir şey yok. Aslında bu büyük yeşil alanları hayatın içinde tutmak ne kadar iyi bir fikir.


Superkilen Park ve Norrebro civarı: Superkilen Norrebro'da renkli bir park. Rehberlerde çok güzel anlatılıyordu. Dürüst olmak gerekirse bana göre pek bir özelliği yoktu. Norrebro şehrin daha çok göçmenlerin yaşadığı, yeni hip bölgesi. Yeni popüler restoranlar, cafeler ve meraklısına ilginç duvar resimleri var. Vakit varsa uğrayıp gezebilirsiniz ama yoksa çok da zorlamanıza gerek yok bence.



Gråbrødretorv meydanı: Rehberlerde görmediğim bu meydan benim tesadüfen karşıma çıktı ve bence en güzel Kopenhag keşiflerinden biri oldu. Sanırım uzun yıllar Kopenhag'ı düşündükçe aklıma gelen ilk görüntü bu meydan olacak. Rengarenk tarihi binalarla çerçevelenmiş meydanın ortasında dev bir çınar ağacı var ve bir de karlar altındayken bana göre burası adeta bir film setiydi.



İşte böyle. Görülecek yerlerle ilgili bahsedeceklerim bu kadar. Şehrin labirent sokaklarında keşfedecek çok şey var. Yüksek medeniyet ve saygı insanı biraz sersemletiyor. Sokaklar güvenli ve insanı tedirgin eden hiçbir şey yok. Herkes harika İngilizce konuşuyor ve yardımcı olmaya istekliler. Bütün bunların üzerine bir de yeme içme konusunda almış yürümüşler. Şehrin nüfusu 600.000 ama sanki 6 milyon kişi aynı anda şehre gelse herkese yetecek kadar cafe, restoran var gibi geldi bana. Heyecan verici Kopenhag yeme içme hayatı bir sonraki yazıda..

7 Ağustos 2017

Bebekle tatil: Yunan adalarına gideceklere öneriler, bizim başımıza gelenler

Sarp 15 aylıkken onunla ilk yurt dışı seyahatimizi Leros'a yaptık, 2 gece 3 gün kaldık. Yakın Yunan adalarına bizim sahillerimizden en fazla 1-2 saatte ve tekneyle ulaşılıyor o yüzden bunu bir yurt dışı seyahat olarak sınıflandırabilir miyiz bilmiyorum. Benim amacım Sarp'la bunu yakın bir yerde deneyip başımıza neler gelebileceğini görmek ve buna göre Sarp'la başka yurt dışı tatiline gideceksek hazırlıklı olmaktı. Hem oldukça sakin bir yere gittiğimiz, hem de uzun süreli olmayan bir tatil olduğu için pek aksaklık yaşamadık. Detaylı Leros rehberine şu linkten ulaşabilirsiniz.

Gitmeye kalkışma aşamasından tatil sırasında yaşadıklarımıza ilk çocuklu Yunan adası tatilimizi özetliyorum:

Hadi o zaman Sarp bavulun ucundan tut, Leros'a gidiyoruz:


Pasaport ve vize:
Sarp'a online pasaport başvurusu yaptık. Tatile gitmeden uzunca bir süre önce randevu almanızı tavsiye ederim. Online başvuru tarihi almak için inanılmaz yoğunluk vardı. Evrakları (gerekli evrak listesi şurada) tamamlayıp, randevu tarihinde Emniyet'e anne ve babanın birlikte gitmesi (ne saçma değil mi?) ya da ikisi birden gidemiyorlarsa noterden muvafakatname almaları gerekiyor. Neyse ki çocuğun sizinle gelmesine gerek yok. Tüm evrakları teslim ettikten sonra birkaç gün sonra pasaport sizin talep ettiğiniz adrese gönderiliyor.
Yunanistan vizesi için (İstanbul'dakiler için) Kosmos aracılığıyla randevu almak gerekiyor ve özellikle yaz aylarında çok yoğunluk var, uzunca bir süre önceden başvuru yapmak faydalı olur. Eğer daha önce parmak iziniz alındıysa şahsen gitmenize gerek yok, yetkilendirme yazısı verirseniz başka biri de sizin adınıza işlemleri yapabiliyor. 12 yaş altı için şahsi başvuruya gerek yok ama çocuğa yaptığınız başvuru için noter tasdikli muvafakatname götürmek gerekiyor. Gerekli belgelere Kosmos'un sayfasından ulaşabilirsiniz. Başvuru sonrasında vize süreci uzun sürmüyor. Birkaç gün içinde vizeler elinizde oluyor.

En sinir bozucu kısım buraya kadar olan. Malesef pasaport ve vize için ücretler çok yüksek, inanılmaz fazla evrak toplamak gerekiyor ve bütün bunların sonunda uzun bir schengen vizesi alacağınız da garanti değil. Yakın zamanda bu vize sorunundan kurtulabilecekmişiz gibi de görünmüyor :(

Yolculuk:
Yunan adalarına gidecek feribot için biletinizi online alabilirsiniz. Leros için Turgutreis Marina'da check-in işlemleri yapılıp feribota biniliyor. Biz Leros'a çok ilkel bir tekneyle gittik. 1,5 saat içeride sıcaktan oturulamayan, dışarıda oturduğunda ise rüzgardan serseme çeviren, tıka basa dolu bir tekneydi. Gidiş saati çok güzel denk geldi ve şansımıza Sarp bütün yol uyudu. Tekne 10:00'da kalkacaktı, biraz rötar oldu 10:30 gibi yola çıkabildik. Sarp da biner binmez uyudu, inene kadar uyanmadı. O yüzden yolculuk sırasında herhangi bir sorun yaşamadık. Geçenlerde yazdığım Leros rehberinde bahsetmiştim, tekne çok konforsuzdu, günlük gezi teknelerindendi. Bodrum'dan Kos'a ve Kos'tan Leros'a giden daha büyük tekneler var. Deniz yolculuğu için endişeleriniz varsa daha uzun olan bu yolu tercih edebilirsiniz. Daha önce Kos, Rodos, Samos ve Midilli'ye feribotla gittik. Hepsi çok daha konforluydu ama o zaman çocuk yoktu :) Leros'a giden feribotlar da yakında daha iyi olur umarım.

Feribot öncesi check-in'de sıra beklerken başına geleceklerden habersiz bir insan:


Otel ve bebek yatağı:
Oteli her zaman olduğu gibi booking.com'dan ayarladık. Rezervasyonda bebek yatağı istediğimizi ilettik. Adada karşılaştığımız herkes gibi otelin sahipleri de çok tatlı ve yardımcı insanlardı. Bize en geniş odayı vermişler. Bebek yatağı da ihtiyacı karşılayacak seviyedeydi. Yanımda Sarp için çarşaf ve havlu götürdüm, onları kullandım.

Kiralık araba ve bebek koltuğu:
Bunu da araba kiralarken belirtirseniz yardımcı oluyorlar. Koltuk için pek lüks bir şey beklememek gerekiyor. Bize eski model bir chicco koltuk verdiler, tatil boyu çok işimize yaradı. Sarp da durumdan memnun gibiydi, defalarca arabada uyudu.



Yemek ve mama sandalyesi:
Yunan adalarında malum en çok deniz ürünü yeniyor. Domates, salatalık, biber, beyaz peynire çok benzeyen feta sayesinde pek eksiklik duymadık. Sarp balık yemeyi çok seviyor. Şu anda belki de yaşı çok küçük olduğu için pek yemek ayırt etmiyor. Bol bol balık, balık çorbası, karides, domates, feta yedi. Kahvaltılarda ise omlet, feta, domates, salatalık.

Mama sandalyesi olmadan kahvaltı:


Marketlerde bizimkine çok benzer yoğurtlar bulunabiliyor. Ben fotoğraftaki yoğurdu aldım, sonra gittiğimiz bir restoranda iyi midir diye sordum. Çiğ sütten yapılmış yoğurdu bulmayı başarmışım, tebrikler bana. Ama çok iyi bir marka olduğunu söylediler, tadı da iyiydi. Sarp'a verdim, bayılarak yedi, bir sorun olmadı.


Belki çorba yapmak gerekir diye yanımda kuru tarhana ve termosumu götürmüştüm. Aslında gerek yokmuş. Sarp'ın çatal, kaşık, suluk vs gibi şeylerini organik deterjanla yıkıyorum. Yanımda deterjan ve sünger götürdüm, yemeklerden sonra yanımda götürdüğüm bolca ikea kilitli poşetine doldurduğum çatal kaşık ve suluğu odada yıkadım. Booool bol ıslak mendil gerektiğini söylemiyorum. Islak mendiller bizim her şeyimiz :)


Mama sandalyesi her yerde yok. Uzun ve rahat bir yemek yemek istiyorsanız restorana önceden sorabilir ve restoranınızı buna göre seçebilirsiniz. Leros'ta yemek yediğimiz Mylos ve Dimitris'de mama sandalyesi vardı ama bunun harici gittiğimiz yerlerde yoktu.

"Biraz önce gördüm, denizin dibindeyiz. Neden plajda denize taş atmıyoruz da burada oturuyoruz" bakışı.


Sandalyeye kolayca takıp çıkarılan bez mama sandalyelerinden götürmek çok iyi fikir olur. Bir de benim de bir arkadaşımdan öğrendiğim baby&plus'ın tek kullanımlık yapışkanlı mama sandalyesi örtüsü dışarıda yenen yemeklerde hayat kurtarıcı oluyor. Sarp normalde hiç yerinde durmayan bir çocuk. Yemek yerken mama sandalyesinde gayet güzel oturuyor ve yemek sonuna kadar problemsizce masada zaman geçiriyor ama yemek bittiği zaman onu masada tutmak pek mümkün olmuyor.


Leros'ta deniz kenarında yemek yediğimiz yerlerin çoğunun yerleri çakıl taşlarıyla doluydu. Şaşkın bakışlarımız altında o taşlar Sarp'ı her şeyden daha uzun süre oyaladı. Sürekli taşları alıp pusetinin altındaki eşya koymaya yarayan tarafa doldurup boşalttı. Bize de rahatça oturmak için zaman tanımış oldu.

Rüyamda görsem inanmayacağım oyalanma şekli. Demek ki çocuklar can sıkıntısıyla baş etme yöntemleri geliştiriyor:


Tabi yanımızda birkaç kitap ve Sarp'ın yerde sürdüğü tekerlekli oyuncaklar da işe yaradı. Sarp hala telefonu tanımıyor. Telefonla zaman geçirmesine direniyorum. Bu tatilde de telefonu önüne vermedik, daha ne kadar direnirim bilmiyorum :) Aslında en güzel çözüm şu oldu. Sarp akşam 8:30 gibi uyumuş oluyor. Biz de Sarp'ı uyutup pusetine koyduk ve restorana öyle gittik. Rahat rahat saatlerce oturduk. Çocuk çok geç uyumuyorsa mutlaka denenmesi gereken bir seçenek :)

En güzel akşam yemeği çocuk uyurken rahat rahat yenen yemek. Yamas, şerefe!


Plajlar:
Plajlar çocukla gitmeye çok müsait, hiç problem yok. Yukarıda söylediğim gibi Sarp şu an yerinde pek durmuyor, kendi kendine oynadığı süre de 2 dakikayı geçmiyor. Bunu hesaba katarak yanımızda küçük bir şişme havuz götürdük. Bence tatil boyu yaptığımız en akıllıca şey buymuş. Gittiğimiz plajlarda havuzu şişirip, içini deniz suyu ve oyuncaklarla doldurduk. Sarp uzun uzun oynadı, biz de rahat ettik. Şişme havuza bakıcı adını taktık, o kadar kıymetliydi :) Sarp keyfine göre pusetinde güzel uyuyor. Birkaç kez uyutup pusetine koyduk, sahilde güzel uykular uyudu. O dakikaların ne kadar kıymetli olduğunu sanırım anlayabilirsiniz :) Her plajda duş olmuyor. Ben Sarp'ın tuzlu kalmasını çok önemsemiyorum. Duş olmayan yerlerde şişe suyla yüzünü ve vücudunu gelişigüzel ıslatıp, banyo işini otele bıraktım.

Bakıcımız renkli bir karakter:


Plajda uyuyan çocukları sevelim, onlara teşekkür edelim:



Uyanıp tadını da çıkarsın tabii, uyumaya mı geldik?:



Biz Leros'ta sorunsuz 3 gün geçirdik ve her şey çok güzeldi. Evet çocuklu tatil kesinlikle yalnız gidilen kadar rahat değil, özellikle de sabah 6'da kalkan bir çocuğunuz varsa. Bir yardımcınız varsa (şişme havuz değil de gerçek bir yardımcı) tatile onunla gitmek sizi çok rahatlatabilir. Yine de bence yorulmaya değiyor (belki de sadece birkaç gün için olduğundan bana öyle geldi!). Sarp'la böyle bir anımız olduğu için ben çok mutluyum. Yalnız, tatil dönüşü olaya bir de şu taraftan bakmak gerektiğini düşündüm. Sarp Leros'ta yazlıkta olduğu kadar özgür olamadı. Güneşin altında pusette, araba koltuğunda çok fazla zaman geçirdi. Salıncaklar, parklar yoktu ve hep restoran yemeği yedi. Evet biz harika yemekler yedik, çok güzel yerler görmüş olduk ama Sarp bundan bir şey anladı mı emin değilim. Bizim tatil sonunda fikrimiz, eğer çocuğu bırakabilecek ve onun keyfinin yerinde olduğu bir yer varsa, çocuğun yurt dışı tatil yerine bunu tercih edebileceği yönünde oldu. En azından yurt dışı tatilin değişik bir tecrübe olduğunu anlayıp, bunun tadını çıkartacak yaşa gelene kadar (bu yaş kaçtır acaba?) çocuğu yurt dışı tatillere götürmek, sanki anne babanın çocuğu bırakmamak ama bir yandan da yapmak istediği tatilden vazgeçmemek adına çocuğu pek de tercih etmeyeceği ortamlara sokması mı demek oluyor? Bilmiyorum :) Bu herkesin cevabını kendi vereceği bir soru. Ben ne mi yapacağım? Şu anki fikrime göre sanırım Sarp bir süre yurt dışına çıkmayacak ama zaman ne gösterir bilmiyorum :)

2 Ağustos 2017

Leros rehberi

Leros ufacık ve çok şirin bir Yunan adası. Bir süre önce Leros'a Bodrum'dan direk seferler başladı. Turgutreis'ten 1,5 saatlik bir yolculuk sonunda adaya varılıyor. Bizim bindiğimiz tekne mülteci teknelerinden hallice, oldukça konforsuz bir gezi teknesiydi. Yolculuk kısa olduğu için idare ediliyor ama özellikle deniz tutanlar için önerim Leros'a Kos aktarmalı gitmeyi tercih etmeleri olur. Bodrum'dan Kos'a, Kos'tan da Leros'a giden daha büyük ve konforlu tekneler var.


Leros'ta 2 gece 3 gün kaldık. Adanın her yerini görmek için oldukça yeterli. Tekne Turgutreis'ten sabah 10 gibi kalkıyor, biraz rötarla 12 civarı Leros'a vardık. Ada küçük de olsa sahilleri rahatça gezebilmek için araba kiralamak iyi fikir. Oteller bu konuda yardımcı oluyor. Biz de otel aracılığıyla bir araba kiraladık, Leros'un Agia Marina limanına indiğimizde arabamız bizi bekliyordu. Odaya eşyaları bırakıp turlamaya çıktık. Turun 5.dakikası da acıktığımızı fark edip, özlediğimiz Mythos'lu, ahtapotlu öğle yemeğine oturduk. Mythos'ları elimize alınca tatil resmi olarak başlamış oldu :)



Plajlar

Otelimizi adanın merkezi olan Agia Marina'nın biraz ilerisindeki Alinda'da ayarlamıştık. Alinda'nın uzun sahili her zaman sakin oluyor, bu yüzden çocuklu aileler daha çok tercih ediyormuş. Yalnız plaj kısmı oldukça dar. Adada denize girilebilecek birçok plaj var. Benim favori plajım Vromolithos oldu. Hem deniz şahane, hem de plajdaki tavernanın şezlong ve şemsiyelerini ücretsiz kullanıp, sadece yiyip içtiğinizi ödüyorsunuz. Bu plajda duş da var, her plajda olmuyor. İşte Vromolitos böyle bir yer. Şimdi bakarken bile denize atlayasım geldi.


Daha önce gittiğim tüm Yunan adalarında aynısını gördüğüm plaj sistemine bayılıyorum. Bizim sahillerimizde girişten para alan pahalı "beach"lerden sonra insana çok iyi geliyor. Sahillerin neredeyse tamamında birer ikişer taverna var. (Taverna aslında restoran, meyhane gibi değil) Önlerindeki şezlonglardan faydalanıp, gün boyu tavernadan yiyip içebiliyorsunuz. Daha önceki seyahatlerde bazı plajlarda şezlong ve şemsiye için 3-5 euro gibi ufak bir kira alındığını görmüştük, Leros'ta gittiğimiz plajların tamamında şezlonglar ücretsizdi. Zamanımızın çoğunu Vromolithos plajında Taverna Paradisos'un önünde geçirdik. Aynı sahil üzerindeki Tony's Beach'e de uğradık. Adanın diğer popüler plajı Panteli. Burası deniz yoluyla gelen turistlerin en uğrak yeri. O yüzden denizde sahile yanaşmış çok sayıda tekne var. Plaj da biraz fazla tıklım tıklımdı, biz tercih etmedik. Bize tavsiye edilen diğer bir plaj da Gourna'ydı. Oraya da uğradık ama kendimizi dönüp dolaşıp Vromolithos'ta bulduk. Buraların hepsi birbirine arabayla en fazla 10 dakikalık mesafede. O yüzden 1-2 günde Leros'un tüm plajlarını deneme şansınız olur.


Leros'ta hayat sakin, adanın yerlileri çok sıcak insanlar. Adada Samos ya da Rodos'taki gibi turkuaz plajlar yok ama deniz her yerde tertemiz, pırıl pırıl.

Gelelim Yunan adalarını benim için cazibe merkezi yapan asıl sebebe: Tüm deniz ürünlerini kullanmayı çok iyi biliyorlar ve makul fiyatlara harika yemekler yiyebiliyorsunuz. Leros'ta da aradığımızı bulduk ve 3 günlük tatil sonunda ahtapota dönüşmeden eve dönmeyi başardık :)

Tavernalar, frappeler, pastaneler

Adada çok başarılı tavernalar var. Bazıları oldukça yoğun oluyor, gitmeden rezervasyon yaptırmakta fayda var. Tavsiye edeceklerim şunlar:

To Steki
Alinda'da deniz kenarında şahane bir taverna. Çoğu tavernada olduğu gibi burası da bir aile işletmesi. Tavernanın sahibi Dimitri her masayla tek tek ilgileniyor. Grek salata, ahtapot salata, popi, kadayıflı karides (mayonezli bir sosu olduğunu söylediğinde tereddüt ettik ama Dimitri'nın ısrarı sonucu deneyip bayıldık), mantar soslu karides ve elbette uzo. Uzoyu genelde Barbayanni tercih ediyoruz. Bu markanın farklı alkol derecesine sahip seçenekleri var. Mavi olan güzel :) Bir de canlı müziğe denk gelirseniz saatlerce keyif yapabilirsiniz.



Dimitris o Karaflas
Adayla ilgili araştırma yaparken en çok karşımıza çıkan taverna burası oldu. Trip Advisor'da 1 numara olan mekanlar zaman zaman yanıltıcı olabildiği için şüphe etmiştim ama yemekler ve manzara aldığı övgüyü hak ediyor. Biz öğlen gittik. Şansımıza yeni hazırlanmış balık çorbasına denk geldik. Sonrası minik kızarmış balıklar (insan yerlen minikliklerine biraz üzülüyor ama yiyince geçiyor!), ahtapot ızgara ve fiyatına bakakaldığımız 70 ml'lik 4 euroluk ev şarabı. Vromolithos plajına yukarıdan bakan manzarada harika bir yemek garanti. Öğlenleri kapıdan girip yer bulmak mümkün ama akşam yemeği için mutlaka rezervasyon yaptırmak gerekiyor.




Mylos
Burası adanın en bilinen (ve elbette turistik) tavernası. Neredeyse tüm masalar Türk. Üst kat kokteyl bar, alt kat ise restoran. Genelde restoran seçerken yerli halka fikir soruyoruz. Burayı biraz havalı ve pahalı buluyorlar. Fiyatlar diğer tavernalarla kıyaslayınca evet biraz yüksek kalıyor ama kesinlikle Türkiye'de deniz kenarında iyi bir balıkçıda ödeyeceğiniz fiyatlarla kıyaslanamaz. Mylos Agia Marina'dan Alinda'ya giden yol üzerinde. Restoranı önündeki yel değirmeninden tanıyabilirsiniz. Klasik yunan mezelerinin yanı sıra ahtapot Carpaccio, patlıcan mille feuille denedik, hepsi çok çok lezzetliydi. Izgara kalamar ise mutlaka denenmeli. Buradan gün batımını izlemek harika.




Sabah saatlerinde vakit olursa adanın merkezi Agia Marina'da yürüyüş yapabilirsiniz. Burada küçük butikler, hediyelik eşya dükkanları ve şirin cafeler var. Adanın ünlü pastanesi To Paradosiako meydanda şirin yeşil sandalyeleriyle hemen göze çarpıyor. Frappe yudumlayarak etrafı izlemek ve adanın hamur işi tatlılarını (laz böreğine benzer bir tatlıları var) denemek için ideal bir nokta.




Çoğu cafe kahvaltı servis ediyor. Kahvaltıda bizimki gibi kallavi bir menü yok ama Grek salatada domates, salatalık, biber ve feta bolca var. Yanına bir de omlet söyleyince al sana kahvaltı. Otelin tavsiye ettiği Argo'daki ve yine Alinda sahilindeki Kavos Tou Vasili'de ettiğimiz kahvaltılardan memnun kaldık.


Dediğim gibi ada zaten oldukça küçük ve arabayla dolaşırken her yere ulaşabiliyorsunuz. Bahsettiğim yerler haricinde Agia Marina'nın biraz yukarısında kalan yerlilerin tercih ettiği Platanos kasabasına uğrayabilirsiniz. Adanın en tepesinde Leros kalesi heybetli şekilde, 400 merdivenin üzerinden adayı seyrediyor. Yaz vakti 400 merdiven çıkma fikri cazip geliyorsa şahane bir manzarası olduğuna eminim. Adanın diğer bir merkezi ise Lakki. Sahilde olmasına rağmen buradan denize girilmiyor. Küçük dükkanlar var, söyle bir uğranabilir. Not olarak: Turgutreis'ten gelen tekneler Agia Marina'ya varıyor ama hava durumuna göre bazen dönüş teknesi Lakki'den kalkabiliyormuş. Döneceğiniz zaman bunu mutlaka teyit edin. Bu yüzden panik yaşayan çok oluyormuş.


Senelerdir gideceğimiz her yer için önceden bir scrapbook hazırlarım. Yapılacak şeyleri, adresleri, uçuş saatlerini vs unutmamak için not ederim, tatil sırasında da deftere günlük gibi notlar alırım. Bu tatilde de gitmeden önce bir Leros defteri hazırlamıştım. Yanımızda Sarp'la içini doldurmak eskisi gibi kolay olmadı, notları almak tatil sonrasına kaldı :)

Leros'ta pırıl pırıl deniz ve şahane yemeklerle unutmayacağımız birkaç gün geçirmiş olduk. Daha önce de gördüğüm tüm Yunan adalarında iyi vakit geçirmiştim, sanırım kimyamız tutuyor :) Bir tek Kos'a gitmeye değer mi pek emin değilim.

Unutmadan, bu bizim 15 aylık Sarp'la ilk yurt dışı tatilimizdi. O yüzden de hep hatırlancak bir tatil olarak kalacak. Bu yazı genel bir rehber gibi olsun istedim, o yüzden çocuklu tatil için detaya girmedim ama çocukla Yunan adalarına gitmek isteyenler için önerilerim bir sonraki yazıda geliyor.



Merak edenler için daha önceki Yunan adaları yazılarım: (Amma yazmışım!)
Midilli 1, Midilli 2, Midilli 3
Samos 1, Samos 2, Samos 3
Rodos 1, Rodos 2, Rodos 3, Rodos 4, Rodos 5, Rodos 6